Trakya’nın Sessiz Kuşatması
Ses Payı’ndan Fatma Boz, Enstitümüzden Levent Büyükbozkırlı ile Trakya’daki ekstraktivizm üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. – Ses Payı’ndan okuyun.
Doğa tahribatını ve yerel halkın sesini duyurduğumuz dosya haberimizin dördüncü bölümünde, Trakya bölgesindeki yüzü aşkın taş ocağını ve bu ocakların kurulum ve üretim aşamalarında yarattığı ekosistem yıkımını ele alıyoruz. Polen Ekoloji Kolektifi’nden Levent Büyükbozkırlı ile gerçekleştirdiğimiz röportajda, Trakya’nın maruz kaldığı ağır kuşatmayı ve bu tablonun tüm ülkeye yayılan boyutlarını konuştuk.
Bölgenin Üzerindeki Görünmez Kabus
Trakya’da herhangi bir köye gittiğimizde köyün girişinde ya da çok yakınında bir taş ocağına rastlamak sıradan bir manzara haline geldi. Medyanın pek göstermediği bu tablo, yerelde büyük bir kuşatmaya işaret ediyor. Polen Ekoloji Kolektifi’nden Levent Büyükbozkırlı, bu kuşatmanın sadece Trakya ile sınırlı kalmadığını, ülkenin her yerinde benzer bir tablonun yaşandığını belirtti.
Büyükbozkırlı, araçla karayolunda seyahat ederken etrafa bakıldığında yarım saat geçmeden maden ocaklarıyla delik deşik edilmemiş bir dağ veya tepe görülmediğini vurguladı ve durumu “dehşet verici” olarak nitelendirdi. Taş ocaklarının metalik madenlere oranla daha küçük alanlarda faaliyet göstermesi ve zehirli kimyasallar kullanmaması nedeniyle çevreye zararsız işletmeler gibi gösterildiğine dikkat çeken Büyükbozkırlı, ÇED süreçlerinde Ek-2’ye tabi olmalarının ve çabucak “ÇED gerekli değil” kararı almalarının bunun en açık kanıtı olduğunu ifade etti. Ancak gerçeklerin hiç de gösterildiği gibi olmadığını vurgulayan Büyükbozkırlı, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Civarda yaşayan insanlara etkilerinden başlarsak; kayaları dinamitle patlatmalar düşük düzeyde deprem etkisi yaratır. Bunu sadece sarsıntılar olarak değerlendirmek doğru olmaz: yakındaki evlerin camları kırılabilir, duvarlarda çatlaklar oluşabilir. Sarsıntıya aşırı gürültü de eklendiğinde ve bunun uzun süre devam ettiği düşünüldüğünde insanlarda psikolojik rahatsızlıklara neden olacaktır.”
Gürültü kirliliğinin sadece dinamitten kaynaklanmadığını, ocak çevresindeki kamyon trafiğinin de bu duruma eşlik ettiğini dile getiren Büyükbozkırlı, kazı çalışmaları sırasında taş ocağının sürekli toz ürettiğini ve rüzgârla bu tozun geniş alanlara yayıldığını aktardı. İşçilerin ve yakın çevrede yaşayanların kanser, astım, solunum yolu hastalıkları ile göz ve burun alerjileri gibi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kaldığını belirtti. 10 mikronun altındaki partiküllerin akciğerlere veya kan dolaşımına girerek başka hastalıklara da zemin hazırladığını ifade etti.

Ekosistem ve Tarım Derin Tehdit Altında
“Çok üzülerek şu gerçeği dile getirmem gerekir ki Trakya benzersiz doğasına, verimli tarım alanlarına rağmen tamamen gözden çıkarılan bir bölge! Silivri İstanbul’un çöplüğü durumunda. Yine İstanbul’un sanayi tesislerinin çok önemli bir kısmı onlarca yıl önce Çorlu-Çerkezköy civarına taşındı ve devasa OSB’lerin sayısı 10’un üzerinde.”
Sanayi tesislerinin Trakya’nın tarıma ayrılması gereken yeraltı sularını tüketerek önemli oranda bitirdiğini belirten Büyükbozkırlı, zehirli atıksuların arıtılmadan Ergene Nehri’ne verilmesiyle hem nehrin hem de geniş tarım alanlarının zehirlendiğini aktardı. Yakın geçmişte devreye giren derin deşarj sistemi ile bu zehirli atıkların Marmara Denizi’ne boşaltıldığını ve Marmara’ya son darbenin vurulduğunu dile getirdi.
Trakya’nın aynı zamanda metalik maden ruhsat sahaları ve geniş alanlara yayılan kömür yıkama tesisleri ile kuşatıldığını belirten Büyükbozkırlı, Longoz Ormanları’nda kurulması kararı alınan üçüncü nükleer santral ile doğalgaz arama ve çıkarma ruhsat sahalarının bölgenin nefesini keseceğini ifade etti. Doğalgaz arama faaliyetlerinde sosyo-çevresel zararları çok fazla olan hidrolik kırma yönteminin uygulandığını ve bunun derhal yasaklanması gerektiğini vurgulayan Büyükbozkırlı, tüm bu tahribatın kökeninde şirketlerin maliyetlerini düşürmek için vazgeçmedikleri “ucuz doğa” taleplerinin yattığını belirtti.
Yerel Direniş ve Emek Sömürüsü
Taş ocaklarının doğaya ve kırsal hayata verdiği zararların sadece kazı aşamasıyla sınırlı kalmadığını belirten Büyükbozkırlı, maden kapandıktan sonra rehabilitasyon çalışması yapılmadığını ve derin çukurların öylece bırakıldığını ifade etti. Bu çukurların çöp alanlarına dönüştüğünü, yağmur süreci ve kimyasal bozulmalarla oluşan zehirli sıvıların yeraltı sularını zehirlediğini aktardı.
Yoğun toz emisyonunun rüzgarla bitkilerin yapraklarını kaplayarak solunumu ve fotosentezi engellediğini, çiçeklenme mevsiminde meyve oluşumunu olumsuz etkilediğini belirten Büyükbozkırlı, dinamit patlatmaları ve derin kazılar nedeniyle yeraltı sularının akış yönlerinin değiştiğini ve zeytinliklerde verimin düştüğüne dair çok sayıda şikayet geldiğini bildirdi.
Trakya’daki bu çok katmanlı madencilik saldırısına karşı yaşam savunucularının kurması gereken ana dayanışma hattına değinen Büyükbozkırlı, şu çağrıyı yaptı:
“Halen sayıları çok olan ve sürekli yenileri açılan taşocaklarına karşı mücadelede öncelikle; bunların sınırlı kaynakları israf eden ve ciddi sosyo-çevresel yıkımlara yol açan mega projeler için, başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde emekçi halkın ulaşım imkânı olmayan lüks konutların yapımı için, yine emekçi halkın alım gücünü aşan AVM’lerin yapımı için kullanıldıklarını ifşa etmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Taşocakları halkın temel ihtiyaçları için açılmıyor, bunca tahribatın karılığında kamu yararı oluşmuyor. Mücadele bunlardan hesap sormayı öngörmeli.”
Mücadelenin aynı zamanda “emek sömürüsü”ne vurgu yapması gerektiğini belirten Büyükbozkırlı, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre 2013 ile 2025 yılları arasında en az 1.267 işçinin madenlerdeki iş cinayetlerinde hayatını kaybettiğini, bu ölümlerin dörtte birinin taş ocakları ve mermer ocaklarında meydana geldiğini kaydetti. Büyükbozkırlı, mücadelenin ana hatlarının “emek sömürüsünün engellenmesi” ve “müştereklerin korunması” olması gerektiğini sözlerine ekledi.


