Canımız Hakan,
Ağaçlara, kuşlara, dağlara, toprağa ve hayata sevgin; seni, yaşama yönelik topyekün saldırının ivmelendiği bir zamanda bizden koparıp almalarına sebep oldu. Biz de senin dost bildiğin herkese, her şeye dair bir savunma olan bu metni, senin değerli hatırana adayarak, verdiğimiz ortak mücadeledeki dostluğuna olan borcumuzun bir kısmını ödemek istiyoruz. Kalan borcumuz mücadelemizdir, öyle olacak. Daima bizimlesin…
Hakan Tosun’u unutmayacağız, unutturmayacağız!
RAPOR ÖZETİ
Ekolojik yıkım; toplumsal ihtiyaçlardan kopuk ve plansızca gerçekleşen kapitalist üretim biçiminde sermayenin biteviye büyümesi için emeği daha derinlikli sömürmesi ve doğayı talan etmesinin bir sonucudur. Bugün, özellikle sermayenin 2008 krizinden bu yana derinleşen varoluşsal krizi koşullarında, emeğin sömürüsü ve doğanın talanında bir “dünya savaşı” göze alınarak sürdürülen, sistemik ve saldırgan bir dönemdeyiz. Bu rapor, yaşanan saldırganlığın bir biçimi olan, yaşam alanlarımızı sermayenin “enkaz alanlarına” dönüştüren ekstraktivizm dalgasını deşifre etmek amacıyla stratejik bir analiz olarak ortaya konulmuştur.
Ekstraktivizm sadece çok geniş alanların kazılıp minerallerin ihracata yönlendirilmesi ve geride rehabilite edilmesi imkânsız cehennem çukurlarının, zehirli atık yığınlarının bırakılmasıyla sınırlı değildir. Çevreci bir kategoriden çok daha fazlası olarak tanımlanan ekstraktivizm politik bir kavramdır: kapitalizmin dünya ile ilişki kurma biçimini, doğanın sermaye tarafından sahiplenilmesini ifade eder: kazıp çıkarma bölgelerinden kapitalizmin egemen merkezlerine -hem emperyalist merkezlere hem de ülke içindeki sanayi merkezlerine- yalnızca malzemelerin değil, enerji ve emeğin de aktarılmasını sağlayan bir faaliyettir. Bu bağlamda ekstraktivizm salt ekonomik bir faaliyetten çok daha fazlasıdır: kapitalizmin tarihi boyunca sömürgecilikten gelen uygulamalarıyla mülksüzleştirmeler ve müştereklere el koymalar, yasa dışı/yasa harici uygulamalar, emek sömürüsü, insan hakları ihlalleri, sosyal ilişkilerin metalaştırılması, demokrasi kavramının aşındırılması, otoriter rejimler ve savaş siyaseti ekstraktivizmden ayrı düşünülemez; bunlar karşılıklı olarak birbirinden beslenir.
Kapitalizm, fosil yakıt bağımlılığını malzeme yoğunluklu bir sömürüyle ikame etmeye çalışırken; AB’nin “İkiz Dönüşüm” ve ABD’nin “Yeşil Dönüşüm” stratejileri, çevre ülkeleri hammadde deposu olarak kodluyor ve “Yeşil Sömürgeciliği” kurumsallaştırıyor. Türkiye bu süreçte, denetimsiz doğa yağması ve ucuz iş gücüyle küresel tedarik zincirinin hammadde ve ucuz, güvencesiz iş gücü deposu olarak konumlandırılmaktadır. Temmuz 2025’te yürürlüğe giren ve kirlilik haklarını metalaştıran “İklim Kanunu” ile sermayeye mutlak hareket alanı sağlayan 7554 sayılı “Süper İzin Yasası” arasında diyalektik bir bağ vardır. Bu yasalar, “kirlilik haklarını” alınıp satılabilir bir metaya dönüştürürken, MAPEG ve Taşınmaz Komisyonu’nu yaşam alanlarını şirketler için parselleyip ihaleye çıkaran “arsa ofisine” dönüştürmüştür.
Sermayenin bu yapısal saldırısını deşifre etmek, ekolojik yıkımın sınıfsal karakterini ortaya koymak ekoloji hareketi için bir zorunluluktur.
Bu araştırma, sadece bir veri analizi değil; sermayenin işgal ve yıkım projelerine karşı yerel direnişlere “yaklaşan yıkımı önceden haber veren” bir erken bilgilendirme ile, sermayenin işgal planlarını henüz hayata geçmeden ifşa etmek ve ekososyalist bir mücadele hattını örmektir.
Mevcut çevre hareketinin parçalı, proje odaklı ve reaktif (tepkisel) yapısı, sermayenin bütünleşik saldırısı karşısında ve yıkımının kapitalist sermaye ilişkilerinden kaynaklandığını ve hareketin sınıfsal yapısını ortaya çıkarmakta yetersizdir. Stratejik amacımız, bu tekil direnişleri “ruhsat” sınırlarına hapsolmaktan çıkarıp ekoloji hareketinin, işçi sınıfının ve kadın, hayvan özgürlüğü ve LGBTİ+ hareketlerinin siyasi birer öznesi olduğu birleşik bir mücadelenin örgütlenmesidir.
Veri Analizi Yöntemi
Rapor, veriyi teknik bir istatistik olmaktan çıkarıp bir “direniş aracı”na dönüştürerek tamamı açık kaynaklı verilerden hazırlanmıştır.
Veri Kaynakları: Analizimiz, MAPEG (2023-2025) ihale verileri, Taşınmaz Komisyonu (2022-2026) kararları, E-ÇED projeleri, İSİG Meclisi iş cinayeti kayıtları ve TÜİK atık istatistiklerinin çapraz sorgulanmasıyla oluşturulmuştur.
Analiz Birimleri: İnceleme Türkiye’nin 81 ilinin ve 922 ilçesinin tamamını kapsamaktadır.
Gözden Çıkarılan İlçeler: Sermaye birikimi uğruna feda edilen alanlar; mega- maden yoğunluğu, ÇED sürecindeki projeler ve metalik madencilik faaliyetleri Bu bölgeler, GIS (Coğrafi Bilgi Sistemleri) ile haritalandırılarak işgalin coğrafi anatomisi çıkarılmıştır.
Bu bilimsel zemin, ortaya çıkan korkutucu yıkım tablosunun kalkınma veya istihdam için değil, sistemli bir ekolojik ve emek yıkım rejimi olduğunu kanıtlamakta.
Temel Bulguların Özeti
Bulgularımız, Türkiye coğrafyasının şirketlerin “ruhsatlarına” hapsedildiği devasa bir mülksüzleştirme operasyonunu belgelemektedir.
Mekansal Gasp ve Ruhsat Rejimi
MAPEG ihaleleri ve Taşınmaz Komisyonu, kamusal varlıkları sermayeye ihaleli veya ihalesiz devretmek üzere mutlak yetkilerle donatılmıştır.
| Veri Kategorisi | Kapsam / Oran | Karşılığı |
|---|---|---|
| MAPEG İhaleye Açılan Alan | 1.498.023 Hektar | Balıkesir ilinden daha büyük bir saha |
| MAPEG Satışı Yapılan Alan | 634.796 Hektar | Tekirdağ ilinden daha büyük bir saha |
| Taşınmaz Komisyonu Kararları | 10.000+ Ruhsat | %87 oranında ihalesiz sermaye transferi |
| ÇED Veritabanındaki Projeler | %59.3 “Gerekli Değil” | Demokratik katılım, bilimsel etki değerlendirme ve denetim mekanizmalarının bypass edilmesi |
| İSİG Meclisi Raporları | Her sene ortalama 100 işçi madenlerde güvencesiz iş koşullarında katlediliyor | Ekstrakvizim bir emek sömürüsü rejimi olması |
Sektörel Yıkım Odakları
– Altın Madenciliği: Ekstraktivizmin doruk noktasıdır. 1 ton altın için 300 bin ton cevher kazılması, toprağın kimyasal bir atığa dönüşmesine, siyanür başta olmak üzere birçok toksit maddenin suya, havaya karışmasına neden olarak halk ve çevre sağlığı açısından ağır risklere yol açmaktadır. Koza Altın, Yıldızlar Holding gibi şirketler, devlet desteğiyle ekosistemi geri dönülemez şekilde sakatlamaktadır.
– Fracking ve Su Gaspı: Diyarbakır ve Trakya’da yoğunlaşan hidrolik kırma yöntemleri, yeraltı sularını ve toprağı toksik kimyasallarla zehirlerken, bölge halkını mülksüzleştirerek insansızlaştırma politikasına hizmet etmektedir.
– Stratejik Mineraller ve Militarizm: “Yeşil enerji” kılıfıyla pazarlanan nadir toprak elementleri ve stratejik mineraller (örn. Eskişehir-Beylikova) radyoaktif atık üretimiyle yaşamı imkânsız kılmaktadır. Bu elementlerin birincil kullanım alanı savunma sanayii ve emperyalist savaşlardır (F-35’ler, dronlar, füzeler).
Ekstraktivist faaliyetlerin Çevresel, Sosyal ve Ekonomik Yıkımları:
Ekstraktivist faaliyetler, arama için yapılan sondajlarla başlayan ve sadece cevherin çıkarılma aşamasında değil, maden işletmesi kapatıldıktan sonra da yüzlerce yıl sürecek etkileriyle doğaya ve insan yaşamına ağır yıkımlar vermektedir. Türkiye’de yılda üretilen 1.061 milyar ton maden atığı, doğanın metabolizmasında oluşan geri dönülemez yarılmanın fiziksel kanıtıdır. Bu ekolojik yıkım süreci, vahşi emek sömürüsüyle iç içedir: Belgelenen 1.267 madenci iş cinayeti, sermayenin emek sömürüsünü ortaya koymaktadır.
Çevresel Tahribatlar:
– Ormanları parçalayan sondajlar: Maden vb. aramak için yapılan sondajlarda, yol açmada çok sayıda ağaç kesilerek ormanlar parçalanır, ekosistem zayıflatılır.
– Bir nikâh yüzüğü için 20 ton toprak zehirleniyor: Altın madeni işletmeleri kazançlarını yükseltmek için kapasite artırımları ile proje sahasını genişletirler: kazılan toprağın %99,9’undan fazlası atık olarak ayrılır. Hidrolik çatlatma sonrasında yüzeye geri dönen sıvı atıkların (%10 ila %80 oranında) deşarj edilmeden veya tekrar kullanılmadan önce arıtılması gerekmektedir. Bu atık sular; tuz, yüksek konsantrasyonlarda toplam çözünmüş katı madde, hidrokarbonlar, metaller ve organik bileşenler içerir. Ayrıca kayalara basılan sıvılar yüksek düzeyde doğal radyoaktivite (örneğin radyum izotopları) izleri içerebilir. Bu radyoaktif bileşenler sadece çevre halkı ve doğa için değil, aynı zamanda çalışan işçiler için de zararlıdır.
– Yok edilen su varlıkları: Ekstraktivist faaliyetler yeraltı ve yerüstü su varlıklarını kirletir. Yığın liç işlemi milyonlarca ton su tüketerek su fakiri Türkiye’de kuraklığı artırır. Örneğin, yığın liçi kayması sonrası 9 işçinin hayatını yitirdiği Erzincan İliç’teki Çöpler Altın Madeni, 100 bin kişinin yaşadığı Erzincan nüfusunun yarısına yakın su tüketiyordu. Kaya gazı çıkarımı sırasında ortalama bir kuyu için işletme süresi boyunca su ihtiyacının 11–23 milyon litre tatlı su olduğu belirtilmektedir. Hidrolik çatlatma sıvısı, yeraltı su varlıklarını zehirleyecek toksik kimyasal maddelerden oluşmaktadır. Bu zehirli karışım, kurşun ve formaldehit gibi bilinen kanserojenler de dahil olmak üzere 600’den fazla kimyasal içerebilir. Çatlatma sırasında kullanılan kimyasallar ve sıkışmış petrol/gaz rezervleri birbirine karışarak şehirlerin normalde kullandığı içme sularını zehirleyebilir.
– Dışsallaştırılan ekolojik maliyetler: Ucuz emek gücü ve düşük maliyetli yığın liç prosesi ile yüksek kazançlar elde eden şirketler, geride rehabilite edilmesi olanaksız cehennem çukurları ve toksik atık yığınlarıyla distopik bir coğrafya bırakırlar.
– Ekokırım riski: Altın madenlerinde atık su havuzlarının çökmesi ender rastlanan bir durum değildir. Bir kaza, yıkıcı etkileri geniş bir coğrafyayı yüzlerce yıl etkileyecek ekokırım demektir.
– İnsan Sağlığı ve Güvenliği Riskleri: Hidrolik kırmada kullanılan malzemeler ve oluşan atıklar, hem işçiler hem de yakın çevrede yaşayan halk için ciddi sağlık tehditleri oluşturur. Kullanılan kimyasalların birçoğu göz, deri ve solunum sisteminde tahrişe ve ciddi yanıklara neden olabilir. Bazı kimyasalların yutulması sağlığa zararlı, hatta ölümcül olabilir. Çatlatma sıvısı hazırlanırken işçiler tarafından kimyasalların solunması, genel hava ve su kirliliğine, solunum ve sinir sistemi sorunlarına ve kanser dahil diğer hastalıklara yol açabilir.
– Biyoçeşitlilik Kaybı: Sondaj ve yol yapım çalışmaları, yeryüzünde önemli miktarda alanı işgal ederek ekosistemin yok olmasına neden olur. Sondaj ve işletme alanları ile süreç boyunca yapılan yıkım, yaban hayatı popülasyonlarının yaşam alanlarını yok etmektedir.
– Maden kapandıktan sonra da devam eden çevresel yıkımlar : Altın madenleri her sene milyonlarca ton siyanür ve ağır metalleri kapsayan tehlikeli atık üretirler. Bu atıkların maden kapatıldıktan sonra binlerce yıl takibi gerekir: zehirli kimyasalların toprağa ve suya karışmalarını tam olarak engellemek olanaksızdır.
– İklim Değişikliği: Kaya gazı üretimi, hem yakıtın kullanımı hem de ekstraksiyon süreci nedeniyle küresel ölçekte çevreyi ve iklimi etkiler. Hidrolik kırma süreci, karbondioksitten (CO₂) 86 kat daha yıkıcı olan metan gazının atmosfere salınmasına neden olur. Gaz kaçakları, karbondioksitten çok daha fazla sera gazı etkisine sahip metanın atmosfere yayılmasına yol açar. Bu da sera gazı emisyonlarını artırarak iklim değişikliğini hızlandıracaktır.
– Depremleri Tetikleme: Yüksek basınçlı sıvı enjeksiyonu ve atık suyun yeraltına pompalanması jeolojik dengeyi etkiler. Bu işlemin küçük sismik aktivitelere ve hatta depremlere neden olduğu gözlemlenmiş ve araştırılmıştır. Özellikle Diyarbakır’da ruhsat ve ÇED projelerinin yoğunlaştığı ilçeler 1. ve 2. derece fay hattı üzerinde bulunmaktadır. Bu ilçelerde hidrolik kırma işletmelerinin kurulması, zenginleştirme tesislerinin ve atık su barajlarının inşa edilmesi ekokırıma davetiye çıkardığı gibi depremleri de tetikleme riski barındırıyor.
Sosyal Tahribatlar:
– Mülksüzleştirmeler: Acele kamulaştırmayla verilen madencilik ruhsatları, maden işletme sahası içinde kalan köyleri yok eder. Geçimlik koşullarını, yaşam alanlarını kaybeden köylüler göçe ve proleterleşmeye zorlanır.
– Madencilik insan hakları ihlallerine yol açar: Yerel halkların ekonomik, kültürel ve geleneksel yaşam tarzlarının yok edilmesi insan hakları ihlalidir. Bir bölgede yaşayan halkın onayı alınmadan yaşamlarını etkileyecek faaliyetler gerçekleştirilemez.
– Yoğun emek sömürüsü: Altın madenciliği, emek sömürüsünün en yoğun gerçekleştiği sektörlerden biridir. İş güvenliğine gereken önemin verilmediği ortamlarda çalışan işçiler her an İliç benzeri katliama yol açabilecek bir kaza riskiyle karşı karşıyadır. Erken dönemde sağlıklarını kaybederler ve meslek hastalığı tanısı konmadığı için kendi kaderlerine terk edilirler.
– Altın madeni çevresini zehirler: Açık ocak altın madenlerinde yığın liçten buharlaşarak havaya karışan hidrojen siyanür ve kazılan topraktan etrafa yayılan tozlar akciğer kanseri, silikozis ve solunum yolu hastalıklarına yol açar. Maden işçilerinde ve civarda yaşayan halkta erken ölüm oranları çok yüksektir.
– Madencilik cinsiyet ayrımcılığını artırır: Madenciliğin sebep olduğu sosyal bozulmalar, çevre kirlilikleri kadınların ve onların bakımını üstlendiği ailelerin üzerine yıkılırken, madenlerin açtığı az sayıdaki istihdamdan erkekler yararlanır. Madencilik, kadınların sıkça emek verdiği tarım-hayvancılık faaliyetlerini sakatlamak yoluyla kadınları ekonomik yönden erkeklere bağımlı hale getirir.
– Sosyal dokuda ağır tahribat: Madencilik sadece doğal ekosisteme değil, insan ekosistemine de geri dönüşü olmayan zararlar verir. Geçimlik ekonomisi yok edilen, yaşam alanlarına acele kamulaştırmayla el konulan, tarım alanları, meraları zehirlenen köyler birer birer haritadan silinerek, buralara özgü yaşam bilgisi yok edilir.
Ekonomik Kayıplar:
– Zenginlik şirketlere, sefalet halka: Altın madenciliğinde ülkenin yeraltı varlıkları paraya çevrilerek kazançlara sermaye tarafından el konulmakta, tüm sosyo- çevresel yıkımların bedeli ise topluma ödetilmektedir.
– Kalkınma değil talan : ‘Kamu yararı’, ‘sürdürülebilir kalkınma’, ‘ekonomik büyüme’, ‘çevreyle uyumlu madencilik’ safsataları ile halk kandırılmaya çalışılmaktadır. Madence zengin ülkeler en düşük ekonomik büyümeye, en yüksek yoksulluk oranlarına sahiptir. Şirketlere sağlanan indirimler, muafiyetler sonrası altın madenlerinde devletin eline geçen oran %1’lere kadar düşmektedir.
– Hükümet için tek değer para: 12.Kalkınma Planı’nda hükümetin madenlere yönelik başlıca hedefi ihracat gelirlerini ikiye katlayıp doğal varlıkları paraya çevirmektir.
– Karanlık ilişkiler ağı: Altın madenciliği, şirketlerin siyasi ilişkiler ve medya ağlarıyla ördükleri, ruhsat sahalarının ve maden işletmelerinin sürekli bir şirketten diğerine el değiştirdiği, şeffaflıktan uzak bir süreçtir. Topluma refah getirmediğinin en somut örneği, altın üretiminin en fazla olduğu Çin, Rusya gibi ülkelerdeki halkın sefaleti ve devlet gücünün halk üzerindeki şiddetidir.
– İstihdam artırma safsatası: Madenciliğin yarattığı istihdam oldukça düşük kalmakta, maden faaliyeti sona erince sektör çalışanları işsiz kaldıkları için istihdam kısa süreli olmaktadır. ÇED süreçlerinde madencilik yapılan alanda yaşamını sürdüren yerel halkın geçimlik ekonomisinin göreceği zararlar dikkate alınmamaktadır.
Bugün ne yapmalıyız?
Ekolojik yıkım sadece ormanı veya suyu değil, bizzat işçinin bedenini de meslek hastalıkları ve iş cinayetleri yoluyla tahrip eder. İşçi sınıfı, üretim sürecindeki tahribatı en iyi bilen ve üretimi durdurma gücüne sahip olan tek güç olarak ekoloji mücadelesinin asli öznesidir.
Kırsaldaki mülksüzleştirme (madenler, barajlar, enerji santralleri) ile kentteki ucuz işgücü sömürüsü ve kentsel dönüşüm adı altındaki mülksüzleştirmeler aynı birikim rejiminin parçasıdır. Aynı zamanda ekosistemlerin yıkımı kentlerde suya erişim, iklim değişikliğine en kırılgan şekilde maruz kalma, gıdaya erişim ve halk sağlığının bozulması olarak kendini gösterir. Mücadele bu iki alanı birleştiren kentsel ve kırsal ekoloji hattı üzerine kurulmalıdır.
Erkek egemen sistem hem kadının emeğini hem de doğayı aynı sömürü mantığıyla değersizleştirir. Ekstraktivist faaliyetlerle yerinden edilen, geçim kaynakları ellerinden alınan, kentlerde şiddete maruz bırakılan kadınlar bu yıkımdan en çok etkilenenlerdir. Bu nedenle kadın özgürlük mücadelesi ve toplumsal cinsiyet eşitliği ekolojik temsilin ayrılmaz bir parçasıdır.
Sermaye küresel tedarik zincirleri ve emperyalizm üzerinden hareket ettiği için direniş de enternasyonalist olmalıdır. Özellikle merkez kapitalist ülkelerin “yeşil dönüşüm”, “ikiz geçiş” ve “yeşil mutabakat” adı altında ezilen halkların yaşam alanlarını birer maden şantiyesine çeviren yeşil emperyalizmine karşı küresel bir hat örülmelidir. Bu süreç, fosil yakıt bağımlılığını malzeme yoğunluklu yeni bir sömürü rejimiyle değiştirmekte ve sömürülen ülkeleri gözden çıkarılan bölgelere dönüştürmektedir.
Ekososyalist bir mücadele programı aşağıdaki adımları içermelidir:
- Tüm maden işletmeleri, enerji santralleri ve gıda-tohum tekelleri kamulaştırılmalı ve yönetimleri işçi-halk meclislerine devredilmelidir.
- Kanal İstanbul, 3. Köprü ve benzeri mega ekokırım projeleri derhal durdurulmalı; harcanan kaynaklar ekolojik onarım ve afet fonuna aktarılmalıdır.
- Türler ve tohum üzerindeki tüm fikri mülkiyet hakları/patentler kaldırılmalı, gıda egemenliği halka verilmelidir.
- Türkiye genelinde siyanürlü altın madenciliği, hidrolik kırma ve nükleer enerji santralleri tamamen yasaklanmalı; mevcut sahalar kapatılmalı ve şirketlerin mallarına ekolojik onarım için el konulmalıdır.
- Bilim insanları tarafsızlık maskesini atarak halkın yanında saf tutmalı; kirlilik ölçümleri şirketlerin değil, bağımsız kamusal kurumların elinde olmalıdır.
- Kalkınma, ekonomik büyüme, sürdürülebilir madencilik, hammadde ihracatı vb. kavram/olgular sorgulanmalı, halkın temel ihtiyaçları için vazgeçilmez olan mineraller ve madencilik faaliyetleri belirlenmeli, yaşam kalitesine yönelik tüketim modeli çıkarılmalı: küresel piyasaları değil halkın ihtiyaçlarını gözeten madencilik faaliyetlerini talep etmek için → Madenciliğin Yıkımlarıyla Mücadele Platformu ilgili en geniş bileşen ve paydaşlarla bir araya gelmenin zemini olarak var edilmelidir.
- Üretimde, ticarette, sosyal yaşamda ekstraktivizme bağımlılığı ortadan kaldıracak politikalar ve stratejiler geliştirmek ve uygulama yönünde baskı kurarak ekstraktivizmin ekonomi üzerindeki etkisini zayıflatmak hayati önemde ve acil bir gerekliliktir.
- Ekolojik kriz, insanlığın önündeki “ya sosyalizm ya barbarlık” yol ayrımını her zamankinden daha yakın ve yakıcı bir hale getirmiştir . Ekoloji mücadelesi, devrimci sosyalist mücadele içindeki konumunu netleştirerek, emperyalizmin sömürüsüne, ekstraktivizmin otoriter dayatmalarına ve faşizmin dışlayıcı sözde çevreciliğine karşı bütünlüklü bir barikat kurmalıdır.
- Küresel ölçekte ezilen halkların kendi egemenliğini kurması; yerel ölçekte ise direnişlerin yerellikten kurtulup sınıfsal ve demokratik bir siyasal programa eklemlenmesi kaçınılmazdır. Gelecek, örgütlü bir halkın, yaşamı sermaye birikiminin yıkımından kurtarma iradesinde ve birleşik mücadelede saklıdır.
BUGÜN, HEMEN; YAŞAMI PLANLAMAK
Bu rapor ve içerdiği tüm bilgiler yaşanan ve yaşanacak saldırılar karşısında organize olma, örgütlenme çağrısıdır.
1 – İLETİŞİM AĞLARINI KURMAK
Bugünden yapacaklarımızın ilk adımı bulunduğumuz yerellerde en geniş iletişim ağlarını oluşturmaktır. Beni ilgilendirmiyor diyecek tek bir kişinin bile olmadığı bu saldırı karşısında iletişim ağlarımız da herkesi kapsayacak içeriktedir. Çocuklar, çobanlar, kadınlar, sağlık emekçileri, gençler, muhtarlar, tarım işçileri, hukukçular, mühendisler… ve daha kim varsa hepsinin haberleşme ağlarımızda yer almasını hedeflemeliyiz.
Çok amaçlı iletişim ağlarında işlevli ve sonuç almaya yönelik işbölümü ve organizasyonları oluşturmalıyız. Bir araya geleceğimiz bilgilenme ve örgütlenme toplantılarıyla somut adım atmış olacağız. Hızlı ve pratik hareket kabiliyetimizin olması süreç açısından çok önemli.
Köyümüze, kentimize gelen yabancılar olduğunda anında bilgi sahibi olmalı ve neden geldiklerini öğrenmeliyiz. Eğer herhangi bir şey almaya kalkışırlarsa, engel olmalı; tanımadığımız ve amacını bilmediğimiz hiç kimseye tek bir taş bile vermemeliyiz.
Bulunduğumuz yaşam alanının çevresinde, dere tepe tenha yerlerinde bisiklet, motor, kamyonet vb. yabancı araçlar ve insanlar gördüğümüzde, havada drone, helikopter vb. kayıt yapabilen bir cihaz ya da araç gördüğümüzde biz de mutlaka fotoğrafını ya da videosunu çekmeliyiz. Ayrıca görüntü dahil herhangi bir şey almalarını engellemeliyiz. Bu yüzden arazide çalışan, dağınık yerleşim birimlerinde yaşayan kişiler mutlaka bu gruplarda yer almalı.
Olanaklarımızı ve neye sahip olduğumuzu görmek, yaşamımızı ve emeğimizi savunurken bir adım daha atmak için hepimize güç verecektir. Hangimizin tohumu var, hangimizde araç var, kimin evinde internet var, vs…
Bölgemizin ihtiyacına göre gözcülük ve nöbet sistemlerini oluşturmalı, bir an önce hayata geçirmeliyiz.
Rize’de, Dersim’de, Hatay’da bu pratiğin çeşitli örnekleri yaratılmıştır. Alınan numunelere el koymak, nöbet tutmak, telsiz, drone, kamera vb. satın almak gibi…
Biz de yapabiliriz!
2 – BİR KARIŞ TOPRAĞI BİLE BOŞ BIRAKMAMAK
Kırsalın tasfiyesini de beraberinde getiren bu süreçten en fazla etkilenen tarımla uğraşan köylülüktür. Çünkü maden projeleri, büyük kısmı tarım arazilerinde, yani bitkisel ve hayvansal üretimin yapıldığı alanlar için verilen ruhsatlarla yapılıyor, hayata geçiriliyor.
Peşkeş çekilen tarım alanları, ormanlar, meralar sahipsiz değildir. Kurdun, kuşun, tohumun, hepimizin yuvasıdır.
Covid-19 pandemisinde de ortaya çıkan gerçek, kendi kendine yeterliliğin hayati olduğudur. Her biri birer hak olan en temel ihtiyaçlarımızı aracısız karşılamak için yerelde, yerinde üretim yapmak zorundayız.
Ülkenin bir baştan öbürüne tehdit altında olduğu ve saldırıların artacağı açıkken, bu konuda hiçbir tedbir almamak bizi yaşamsal zorluklarla karşı karşıya getirebilir. Ekonomik sebepler başta olmak üzere gıdaya, sağlığa erişimde birçok engel yaşarken yeni saldırıların haklarımıza erişmenin önünde daha kalın duvarlar örülmesi anlamına gelecektir.
İşte bu yüzden ekilmedik yer bırakmamak, agroekolojiyi ve ekolojik tarımı hayata geçirmek bu ihtiyaç ve zorunluluğu karşılayacak tek yöntemdir. İletişim ağlarımızdan kolaylıkla erişebileceğimiz bilgiler, geçmişten getirdiğimiz kırsal yaşam bilgisi, zorlu koşullara dayanıklı toprağımıza uyum sağlamış tohumlar, iş bölümü yaparak çalışmak, üretmek bizim gücümüzdür.
Ekim, dikim yapılmış alanlara hiç saldırılmıyor değil ama yine de üzerinde bir şey yetişen, bir canlıya yuva olmuş yerlere saldırmak kolay değildir. Eken, üreten, emeğine de sahip çıkar.
Yapabiliriz!
3 – DOĞAL SINIRLAR BİZİM SINIRLARIMIZ
Taş ocaklarından beton santrallerine, barajlardan siyanür havuzlarına, madencilikle ilişkili tüm saldırılara karşı mevzimiz doğanın belirlediği sınırlardır. Parça parça en küçük yerele, kırsal alana kadar dağın, taşın saldırı altında olduğu bu süreçte bizim yan yana gelmemiz, mücadelelerimizi birleştirmemiz her şeyi değiştirebilir.
Bulunduğumuz bölgenin özelliğine göre havza bazlı, biyolojik özellikler bazlı, ya da doğanın belirlediği sınırlarda mücadeleyi örgütlemek, “havama, suyuma, toprağıma dokunma” demenin ve dokundurmamanın ete kemiğe bürünmüş halidir.
Yapabiliriz! Haydi örgütlenmeye, mücadeleye!
SUNUŞ
Buğdayın, petrolün ve alın terin
yabancı ırmaklara akıyorsa
su dursa bile sen durma
alnından kaderini çalanı vur
Refik Durbaş
Sermayenin içinde bulunduğu varoluşsal krizden çıkmak için son yıllarda en yaygın kullandığı yöntem enerji ve maden alanlarındaki sömürü ve işgal politikalarıdır. Türkiye’de kapitalist- emperyalist sermayenin isteklerine cevap veren bir iktidarın yönetimde olması, Türkiye’deki işbirlikçi-tekelci sermayenin özellikle bu iktidar döneminde gelişen kesiminin bu alanlarda semirmesi de bu sürecin Türkiye’nin her yerinde yağma, talan ve cinayetler olarak şekillendiği saldırılarda vücut buluyor.
Maden talanında somutlanan ekstraktivizm; yarattığı ve olası sonuçları yönüyle sadece doğada meydana gelen çevresel sakatlanma/tahribat değil, başta vahşi emek sömürüsü, köylüsüzleştirme ve işçi/halk sağlığını tehdit eden boyutları ile toplumsal yaşamdaki bozucu, yıkıcı etkileriyle de ele alacağımız bütünlüklü bir kavram.
Ekstraktivizme karşı mücadele de bu yanıyla çok yönlü bir mücadeleyi gerekli kılıyor. Bu zorunluluk, sermayeye sağladığı kolaylıklar sebebiyle “süper izin yasası” dediğimiz Temmuz 2025’teki son torba yasa ile somut hale geldi. Doğaya, çevreye karşı suçlarda fail olan sermayenin tetikçisi olarak MAPEG ve Taşınmaz Komisyonu adeta sınırsız yetkilerle donatıldı.
Tüm bu yaşananlardan sonra, daha önce düşünsel düzlemde oluşturduğumuz ve en öz hâliyle “Yaşam Altından Değerlidir” şiarıyla ifade ettiğimiz süreci bir adım daha ileriye taşıyıp, somutlamak üzere yeni bir yol çizdik kendimize.
Polen Ekoloji Kolektifi içinde oluşturduğumuz çalışma grubunda maden ruhsat ihaleleri, Taşınmaz Komisyonu kararları, Çevresel Etki Değerlendirme duyuruları gibi resmi kaynakları veri görselleştirme ve veri işlemede kullandığımız çok yönlü haritalara ve yorum metinlerine dönüştürdük.
Nihayetinde, doğanın ve yaşamın savunulmasında somut öneri ve talepler biçiminde okunabilecek çalışmamızın tüm verilerini mümkün olduğunca analiz ederek TÜRKİYE’DE EKSTRAKTİVİZMLE MÜCADELE RAPORU’nu yazdık.
Raporun ele aldığı başlıkları içindekiler sayfasından izleyebilirsiniz. “Amaç” ve “Kapsam” bölümlerinin hemen sonrasında göreceğiniz (2) Ek belgeye ise özel olarak vurgu yapmak ve dikkatinizi çekmek istiyoruz: Avrupa Birliği’nin “Kunming- Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi” belgesi ve Türkiye 12. Kalkınma Planı. Bu belgeler, bu raporun yazılmasına sebep olan sermaye saldırılarına ait strateji belgeleridir. “Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi” belgesi, Polen Ekoloji Kolektifi Çeviri Grubu tarafından Türkçeleştirilmiştir.
Raporun yazılma sürecinde kolektif çalışmanın bir parçası olan Aslı Odman, Murat Çakır ve Abdullah Aysu’ya; Polen Ekoloji Kolektifinin Gıda Egemenliği, Medya ve Çeviri, Emekoloji, İklim, Hukuk ve ÇED çalışma gruplarına öneri, katkı ve dayanışması için teşekkür ediyoruz.
Ekler:
AMAÇ
Kapitalizmin ve küresel emperyalizmin yaşam alanlarımızı işgal ettiği, halkların açlık ve sefalet koşullarına mahkum edildiği, işçilerin kölelik koşullarında her gün katledildiği, meslek hastalıklarıyla yavaş yavaş öldürüldüğü, MESEM’lerle çocukların yaşamlarının düşük maliyetli, gözden çıkarılabilir iş gücü olarak sayıldığı, Rojava Devrimi’nin, halkların kurtuluş mücadelelerinin ve devrimci sosyalist mücadelenin tasfiye saldırıları altında olduğu; Polen Ekoloji Kolektifimizden yoldaşlarımızın, erkek egemen sermaye düzeninin ekolojik yıkımındaki sınıfsal çelişkileri deşifre ettikleri ve ona karşı direnişi sürdürdükleri için tutsak edildikleri şu günlerde, ekoloji mücadelemizi “Türkiye’de Ekstraktivizm’le Mücadele” çalışmasıyla büyütüyoruz.
Bu raporun temel amacı, küresel kapitalizmin 2008 krizinden bu yana içinde bulunduğu krizi aşmak için yeşil dönüşüm adı altında devreye soktuğu yeni sömürgecilik dalgasını, Marksist bir perspektifle ve devrimci bir hatla deşifre etmektir. Karl Marx’ın, insan emeği ile doğa arasındaki etkileşimin kâr hırsıyla parçalanmasını ifade eden metabolik yarılma tespiti, bugün gezegenin varoluşsal bir yok oluş eşiğine gelmesiyle en somut halini alıyor. Lenin’in emperyalizm analizinde vurguladığı hammadde ve pazar paylaşımı kavgası, nükleer tehditlerin, bölgesel çatışmaların ve soykırımların gölgesinde, Üçüncü Paylaşım Savaşı olarak adlandırabileceğimiz çok daha agresif bir aşamaya evrilmiştir.
Günümüzde Filistin’den Rojava’ya, Küba’dan Kongo’ya, Venezuela’dan İran’a, Ukrayna’ya kadar süregelen işgal ve savaşlar, sadece toprak parçalarını değil, o toprakların barındırdığı stratejik mineralleri ve enerji hatlarını ele geçirme, halkları mülksüzleştirerek sermayenin fedakârlık alanlarına hapsetme amacını taşımaktadır. Bu yeni emperyalist evrede sermaye birikim rejimi, fosil yakıt bağımlılığını malzeme yoğunluklu bir sömürüyle değiştirirken, ABD’nin Yeşil Dönüşüm ve Avrupa Birliği’nin “İkiz Dönüşüm” stratejisi gibi politikalar, çevre ülkelerin doğal varlıklarını temiz teknoloji girdisi olarak gören bir yeşil emperyalizm rejimini inşa etmektedir.
Türkiye, bu küresel paylaşım kavgasında mali ve ekonomik olarak sömürgeleşmiş yapısı ve aşındırılmış demokratik kurumlarıyla, sermaye için bir hammadde deposu ve ucuz işgücü cenneti olan küçük bir Çin hâline getirilmeye çalışılmaktadır. Hatta artan rezerv alanları, hukuksuz ve sınırsız el koymalar, doğanın sınırsız yok edilişi ve ucuz, güvencesiz çalışma koşullarıyla küresel emperyalizmin yeni bir Afrikası’na dönüşmektedir.
Temmuz 2025’te çıkarılan ve kirlilik haklarını metalaştıran “İklim Kanunu” ile devletin bu sermaye birikim modeline sunduğu bekçiliğin bir sonucu olan “Süper İzin Yasası”, bu yağma rejiminin yasal kılıfını oluşturarak kapitalist birikimi ekolojik yıkım üzerinden yeniden üretmeyi hedeflemektedir. Ekstraktivizm bu bağlamda doğayı ve halkların yaşamını daha vahşice kazmak için birer ihale alanına dönüştüren, demokrasiyi aşındıran ve yaşam alanlarını mülksüzleştiren, bir el koyma tarzı olarak karşımıza çıkar ve ekolojik yıkımın sınıfsal çelişkisini derinleştirir.
Maden ve Petrol Genel Müdürlüğü (MAPEG) ihaleleriyle 2023 başından 2025 sonuna kadar “satışa” açılan alan, Balıkesir’in yüzölçümünden daha büyük: 1 milyon 498 bin 23 hektar. Satılan toplam alan ise Tekirdağ’ın yüzölçümünün üstünde: 634 bin 796 hektar. Şubat 2026’da açılan 317 numaralı ihalenin büyüklüğü, son üç yılın ihalelerinin üçte birine denk düşmekte. Bu rakamlar aslında şirketlere teslim edilen alanların çok az bir bölümünü oluşturmaktadır. Buzdağının görünmeyen kısmında ise şirketlerin tekli başvuruları ve Taşınmaz Komisyonu kararlarıyla, ihalesiz olarak yaşam alanlarımız, ekosistemler, tarım alanları, su varlıkları ve belleğimiz yok edilmekte. Tüm bunlar, bu talan rejiminin ulaştığı devasa boyutu gözler önüne sermektedir. Bunun yanında şirketlere satılan yaşam alanlarımızın %60’ından fazlası, “ÇED gerekli değildir” kararıyla, halka, işçilere ve doğaya vereceği yıkım göz ardı edilerek teslim edilmiştir.
Bu talan rejiminin en agresif biçimleri olan hidrolik kırma (fracking) ve nadir toprak elementleri (NTE) madenciliği, coğrafyamızı geri dönüşü olmayan bir ekolojik sakatlanmaya sürüklemektedir. Özellikle Diyarbakır’da ve Trakya’da yaygınlaşan hidrolik kırma yöntemleri, aşırı su tüketimi ile beraber yeraltı ve yerüstü sularını yüzlerce toksik kimyasal ile zehirlerken, bölge halkını mülksüzleştirerek bir nevi insansızlaştırma politikasına hizmet etmektedir. Benzer şekilde, Eskişehir-Beylikova gibi bölgelerde sözde yeşil enerji (elektrikli araçlar, rüzgâr enerji santralleri) ve yüksek teknolojili silah sanayii (F-35’ler, dronlar) için kritik olan nadir toprak elementleri, çıkarıldıkları yerlerde radyoaktif atıklar ve aşırı su tüketimiyle yaşamı imkânsız hâle getirecektir. Bu süreç, kırsalda toprağı çalınan köylüyü mülksüzleştirirken, kentlerde bu madenlerin işlendiği fabrikalarda işçi sınıfını, özellikle kadınları ve çocukları yavaş ölümlere, meslek hastalıklarına ve güvencesizliğe mahkûm ederek sermayenin sınıfsal tahakkümünü pekiştirmektedir.
Çalışmamızdaki ruhsat haritaları yereldeki direnişler için nerede, kimler tarafından ve hangi boyutlarıyla yıkım yaratılacağını gösteren bir rehber ve ifşadır. Şüphesiz asıl önemli olan bu bilginin eyleme ve ekoloji mücadelesine nasıl dönüşeceği ve mücadeleyi nasıl daha iyi besleyeceği. Çalışmadan gördüğümüz, maden projelerine karşı bütünlüklü, birleşik ve kapitalist sömürgeci sisteme karşı stratejik bir program ışığında örülecek bir mücadelenin gerekliliğidir. Yaşam Altından Değerlidir kampanyamızdan da tecrübe ettiğimiz üzere ekoloji platformları, çevre dernekleri ve yerel direnişler arasındaki dayanışma, deneyim aktarımının, bölgesel ve bütünlüklü mücadeleye dönüşümü kritiktir. Maden ruhsatı haritalarımız ayrıca yıkımın sınıfsal boyutunu incelerken, emek mücadelesini de içine katarak derinleşmelidir.
Çalışmamız, Türkiye çevre hareketinin bugüne kadar sergilediği proje odaklı ve siyasetlerüstü kalmaya çalışan parçalı yapısının, sermayenin bu topyekûn saldırısı karşısında yetersiz kaldığını vurgulamaktadır. Ekoloji mücadelesi, Kürdistan’daki ekolojik yıkımın asimilasyon ve savaş aracı olarak kullanılmasıyla yüzleşmek, sınıfsal sömürü ile doğanın talanı arasındaki kopmaz bağı kurmak zorundadır. Nihai kurtuluş, doğayı bir sermaye değil, tüm canlıların müşterek varlığı olarak savunan; üretimin kâr için değil toplumsal ihtiyaçlara göre planlandığı ekososyalist bir alternatifin inşasındadır. Polen Ekoloji Kolektifi olarak hazırladığımız bu rapor, yerel direnişleri proaktif bir örgütlenme hattında birleştirmeyi, maden ihaleleri ve ruhsat haritalarıyla yaklaşan yıkımı önceden haber vererek işçi sınıfı ve köylülüğün birleşik, devrimci direnişine zemin sunmayı hedeflemektedir.
KAPSAM
Doğanın yozlaşmasının sonu insanoğlunun yozlaşmasıdır. Yozlaşmış, zıvanadan çıkmış, çürümüş insanlığın ne yapıp ne yapmayacağını şimdiden kestirebilir miyiz? Çılgınlığının üstünden gelip, doğayı yeniden yaratıp, insanlık kendi yaratıcılığına yeniden dönebilir mi? Sonumuza şimdiden ağlamaya mı başlayalım? Yoksa başımızı iki elimizin arasına alıp doğayı kurtarmak için elbirliği ederek bu çılgınlığa dur mu diyelim?
Yaşar Kemal
MAPEG ihalelerini ve ÇED sürecindeki maden projelerini haritalandırarak, verileri görselleştirdiğimiz çalışmada, elde ettiğimiz verilerin bütünlüklü analizini yapmak bu raporun kapsamını oluşturmaktadır.
Ekstraktivizme, MAPEG verileri, Taşınmaz Komisyonu Kararları, maden ruhsat sahaları ve maden projeleri üzerinden bakmamızın birkaç temel sebebi var. Bu sebepler ekstraktivizme bakış açımızla ve Türkiye’de bu saldırıyı nasıl yorumladığımızla doğrudan ilgilidir. Hazırladığımız haritalar ve görsel-yazılı tüm veriler; yaşama ve yaşam alanlarına yönelik tehdidin fiili saldırıya dönüşmesinin belgeleridir.
Su varlıkları, tarım alanları, inanç merkezleri, toplumsal hafıza mekânları ve daha birçok yaşam unsurunun yaşadığı saldırı ve tehdidi görselleştirerek kaybedeceklerimizin ve korumamız, kazanmamız gerekenin ne olduğunu somut olarak anlatmak istiyoruz; mülksüzleştirme-köylüsüzleştirme-insansızlaştırmanın yaratacağı göçlerden, gasp yoluyla sermayenin el değiştirdiği büyük talan uygulamalarına, tetiklenen fay hatları ve deprem/afet risklerine, yok edilen tarım ve gıda hakkından, güvencesiz çalışma koşullarına kadar…
Çünkü ekstraktivizm, bir üretim yöntemi değil, gasp etme ve el koyma yoluyla hayata geçirilen bir sömürü/işgal yöntemidir. Ekstraktivizme içkin bazı kavramlar da bu nedenle rapor kapsamında ayrıntılı olarak işlenmiştir.
Politik ekolojinin de kullandığı “sacrificed” kavramının karşılığı olarak kullandığımız ve çalışmamızda da özel bir yere sahip olan “gözden çıkarılan bölgelerin” varlığını görünür kılmak istiyoruz. Türkiye’nin bütün illerini analiz ettiğimiz verilere göre; satılan ihale sayısı, ihalesiz ruhsat sayısı, ÇED projelerinin sayısı, mega-maden sahaları gibi ölçülerle inceleyerek gözden çıkarılan ilçeleri listeledik. Bu kavram, ifade ediliş biçiminden de anlaşılacağı gibi, sermaye ve şirketlerin çıkarları uğruna feda edilen alanları ve tüm ortak/müşterekleri ifade ediyor. Madencilik üzerinden gerçekleştirilen talanı ifade etmek için kullanılan sömürge madenciliği, vahşi madencilik, maden talanı gibi adlandırmaların yetersiz kalacağı bu alanlarda ekstraktivizmi hak ettiği adlandırma ve içerikle anlatmak ve ona karşı mücadeleyi örgütlemek istiyoruz.
Rapor kapsamında ayrıntılı olarak görülebilecek gözden çıkarılan bölgeler; 81 ilin 60’ını, Türkiye’deki toplam 922 ilçenin 266’sını kaplamış durumda. Sayılar bile çok korkunçken, işin ayrıntılarında yaşamın tamamına yönelik bir yıkım, yok etme saldırısının olduğunu da alanda kullanılan yöntem olan ekstraktivizmin özelliklerine bakarak anlıyoruz. Bu iller arasında Sivas’ın 50 adet satışı yapılmış ihale sahası, 276 adet ihalesiz ruhsat sahası ile gözden çıkarılmış demenin yetmeyeceği, ihanet edilmiş bir şehir olarak öne çıkıyor. İncelenen dönemde en büyük maden ihale sahası da 108 bin ha. ile Sivas’ta bulunuyor.
Gözden çıkarılan il belirlemesini yaparken temel kriterlerimiz arasında mega-maden kavramı yer alıyor. 1000 ha’dan büyük alanlar için kullandığımız bu kavramla, gözden çıkarılan iller ve diğer alanlardaki mega-maden projelerini gösterip; bu projelerdeki kayıtsız, gayrimeşru fiili durumu ortaya koymak istiyoruz. MAPEG üzerinden yürüyen ruhsat işlemlerinin her aşamasında dikkatle takip edilmesi ve incelenmesi çok önemli. Neden? Çünkü ruhsatlar arama veya işletme ruhsatı olarak veriliyor, genelleme yapıldığı için içeriğindeki detaylar bilinmiyor. Fakat, bütçe görüşmeleri sırasında DEM Parti Bitlis M.vekili Hüseyin Olan’ın komisyonda dile getirdikleri bize bazı fikirler veriyor.
“… ekonomik gelişmişlik düzeyi en düşük son 4 ilden biridir Bitlis. Türkiye’de pomza rezervinin en fazla bulunduğu il olan Bitlis’te, Ahlat ve Tatvan ilçelerinin sınırları içindedir. Dünya pomza rezervinin %8’ini, Türkiye rezervinin %50’sini elinde bulunduran Bitlis’tir… Durum buyken, Ahlat ve Adilcevaz’da pomza madeni ocağı açılması planlanıyor. Yine Güroymak ilçesinde barit ve kuvarsit ocaklarının açılacağından bahsediliyor. MAPEG 2024 yılında açtığı 9 şirkete 11 maden ruhsatı verdi. Bu ruhsatların 8’i mega maden sahası niteliğinde toplam 15.720 ha. Bu alanlarda 3 şirketin adı öne çıkıyor. Bunlardan birisi Bitlis-Batman sınırında 4 maden ruhsatıyla, bakır çıkartıyoruz adı altında altın damarı arayışı sürdürüyor…”
Fahiş başvuru ücretleriyle -ki bunun itirazın önünü kesmek için yoksul emekçilere yapılan bir saldırı olduğu açıktır-, iktidar tarafından belirlenen bilirkişilerce yapılan incelemeler sonucunda verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi raporları (ÇED) özellikle il bazlı haritalarda görünür kılmak istediğimiz bir başka talan yöntemidir. Temmuz 2025’teki torba yasa sonrasında, yasayı yapan iktidar tarafından ÇED’lere yönelik algı da değiştirildi. Ekolojik mücadelenin indirgendiği bir saha olan ve bizim de tek yönlü, düzen içi olmasıyla eleştirdiğimiz hukuki mücadelede birincil itiraz noktası haline gelen/getirilen ÇED’lerin işlevsiz olduğu ısrarla vurgulandı. Fakat bu raporda da oldukça ayrıntılı biçimde görüleceği gibi ÇED’lerle uygulamaya konulan maden projeleri, birçoğuna “ÇED gerekli değildir” kararı verilerek devam ettirilmektedir. Ruhsat verilmiş bir alanda ÇED sürecinin varlığı, orada ekstraktivist saldırının fiilen başladığının kanıtıdır. ÇED olumlu kararı alınan bir sahadaki talan; sonrasında kapasite artırma ve saha genişletme talepleriyle, rödovans hakkı devriyle hem yasal kılıfa uyduruluyor, hem de katmerleniyor.
Türkiye’de bir raporda ilk kez yer verilen Taşınmaz Komisyonu Kararları ile şirketlere devredilen ruhsatlar da yine bu rapor kapsamında görecekleriniz arasındadır. Şirketlerin talebiyle ve tek taraflı kararlarla gerçekleşen bu satışlar maden talanının MAPEG ihaleleri dışında başka bir ayağının daha olduğunu göstermektedir. Taşınmaz Komisyonu’nun işleyişi, işlevi ve kararların eleştirel okumasını “Ekstraktivizmin İşleyişinin Hukuksal Eleştirisi” başlığında yapabilirsiniz.
Şırnak’ın Gabar’ında “özel güvenlik” kılıflı talan devam ederken, Gabar’dan büyük rezerv diye reklam edilen Diyarbakır’daki saldırı, dönüşsüz sonuçlar yaratan fracking (hidrolik kırma) yöntemiyle yapılacak. Bu yöntem petrol ve kayagazı ocaklarında kullanılıyor. Şırnak ve Siirt bir yandan yok edilirken, gözden çıkarılan illerin başında gelen Diyarbakır’da da su varlığını yok edecek projeler peş peşe başlatılıyor. TPAO, Transatlantic, Çalık gibi şirketler bu saldırıda başı çekiyor. Herhangi bir ÇED kararına takılmalarının önüne de bizzat devlet eliyle geçiliyor. Bölgede su etrafında gelişen tarım, biyoçeşitliliği yok ederken, olası depremlere de davetiye çıkarıyor.
Başka bir blok alanında Giresun, Gümüşhane ve Bayburt illerini görüyoruz. Siyanürlü madencilik, bölgede zaten dağınık olan yaşamı bitirme noktasına getirecek kadar büyük bir alanı kapsıyor. Doğaya ve çevreye yönelik bu saldırı sonucunda iklim krizine karşı Türkiye’nin adeta sigortası sayılabilecek nadir orman alanları, meralar, yaylalar, su varlıklarıyla birlikte yok edilecek.
Raporun kapsadığı veriler sayesinde elde edilecek bir başka politik kazanım ekstraktivizmin sermaye, şirket ve iktidarlarla ilişkilerinin görünür hâle getirilmesidir. Uluslararası emperyalist sermayenin enerji ve maden savaş-silah-savunma merkezli endüstriyel anlayışının madene ve enerjiye ihtiyacı var. Bugün Filistin’i yıkan, Rojava’da su kuyularına atılan, Sudan’da soykırımı boyutlandıran bombalar bu sömürge endüstrisinin (mineral akışı, sermayenin yönü, militarizm vb. ile birlikte) çıktılarıdır.
Kapsamın hayattaki karşılığının yaşamın ta kendisi olduğunu başta belirtmiştik. Tarif ettiğimiz tüm sermaye ilişkileri açısından çarpıcı ve toparlayıcı bir örnekle raporun ayrıntılarına geçmek istiyoruz: AKP iktidarı “Aile 10 Yılı” projesini yakın zaman önce ilan etti ve uygulamaya koydu. Kadın haklarının gaspı, anti-demokratiklik ve faşizmi yeniden üretmesi başta olmak üzere birçok yanıyla toplumsal eleştiriye ve tepkiye yol açan bu projenin finansörleri arasında MAPEG ve ruhsat sattığı maden şirketleri başı çekmektedir.
Sonuç olarak Türkiye’de ekstraktivizmle mücadele raporu: sermayenin çıkarları için yaşam alanlarının yok edilmesine ve gasp edilmesine, siyanürlü altın madenciliğine, hidrolik kırma ile taşın toprağın yıkımına, mega madenler ve her türden maden projesiyle ortaya çıkan talana, olası depremlere, militarizme, zorla göç ettirmeye ve kırsalın tasfiyesine karşı; kadınlar, işçiler, tarım üreticileri, geleceğin sahibi çocuklar ve tüm türlerin özgürlüğü için mücadele çağrısıdır.
Raporumuzun tamamını buradan okuyabilirsiniz.
İl bazında raporlara aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz.
Tüm illerin toplu halde olduğu belgeyi buradan indirebilirsiniz.
Adana-Aydın
Balıkesir-Çanakkale
Çankırı-Eskişehir
Gaziantep-Karabük
Karaman-Malatya
Manisa-Samsun
Siirt-Zonguldak



[…] can reach the Turkish version of the report form here. It will soon be translated into […]