Canımız Hakan,
Ağaçlara, kuşlara, dağlara, toprağa ve hayata sevgin; seni, yaşama yönelik topyekün saldırının ivmelendiği bir zamanda bizden koparıp almalarına sebep oldu. Biz de senin dost bildiğin herkese, her şeye dair bir savunma olan bu metni, senin değerli hatırana adayarak, verdiğimiz ortak mücadeledeki dostluğuna olan borcumuzun bir kısmını ödemek istiyoruz. Kalan borcumuz mücadelemizdir, öyle olacak. Daima bizimlesin…
Hakan Tosun Onurumuzdur, Ölümsüzdür!
Raporumuzu pdf olarak buradan okuyabilirsiniz.
SUNUŞ
“Buğdayın, petrolün ve alın terin /
yabancı ırmaklara akıyorsa /
su dursa bile sen durma /
alnından kaderini çalanı vur”
Refik Durbaş
Sermayenin içinde bulunduğu varoluşsal krizden çıkmak için son yıllarda en yaygın kullandığı yöntem enerji ve maden alanlarındaki sömürü ve işgal politikalarıdır. Türkiye’de kapitalist- emperyalist sermayenin isteklerine cevap veren bir iktidarın yönetimde olması, Türkiye’deki işbirlikçi-tekelci sermayenin özellikle bu iktidar döneminde gelişen kesiminin bu alanlarda semirmesi de bu sürecin Türkiye’nin her yerinde yağma, talan ve cinayetler olarak şekillendiği saldırılarda vücut buluyor.
Maden talanında somutlanan ekstraktivizm; yarattığı ve olası sonuçları yönüyle sadece doğada meydana gelen çevresel sakatlanma/ tahribat değil; başta vahşi emek sömürüsü, köylüsüzleştirme ve işçi/halk sağlığını tehdit eden boyutları ile toplumsal yaşamdaki bozucu, yıkıcı etkileriyle de ele alacağımız bütünlüklü bir kavram.
Ekstraktivizme karşı mücadele de bu yanıyla çok yönlü bir mücadeleyi gerekli kılıyor. Bu zorunluluk, sermayeye sağladığı kolaylıklar sebebiyle “süper izin yasası” dediğimiz Temmuz 2025’teki son torba yasa ile somut hale geldi. Doğaya, çevreye karşı suçlarda fail olan sermayenin tetikçisi olarak MAPEG ve Taşınmaz Komisyonu adeta sınırsız yetkilerle donatıldı.
Tüm bu yaşananlardan sonra, daha önce düşünsel düzlemde oluşturduğumuz ve en öz haliyle “Yaşam Altından Değerlidir” şiarıyla ifade ettiğimiz süreci bir adım daha ileriye taşıyıp, somutlamak üzere yeni bir yol çizdik kendimize.
Polen Ekoloji Kolektifi içinde oluşturduğumuz çalışma grubunda maden ruhsat ihaleleri, Taşınmaz Komisyonu kararları, Çevresel Etki Değerlendirme duyuruları gibi resmi kaynakları veri görselleştirme ve veri işlemede kullandığımız çok yönlü haritalara ve yorum metinlerine dönüştürdük.
Nihayetinde, doğanın ve yaşamın savunulmasında somut öneri ve talepler biçiminde okunabilecek çalışmamızın tüm verilerini mümkün olduğunca analiz ederek TÜRKİYE’DE EKSTRAKTİVİZMLE MÜCADELE RAPORU’nu yazdık.
Raporun ele aldığı başlıkları içindekiler sayfasından izleyebilirsiniz. “Amaç” ve “Kapsam” bölümlerinin hemen sonrasında göreceğiniz (2) Ek belgeye ise özel olarak vurgu yapmak ve dikkatinizi çekmek istiyoruz: Avrupa Birliği’nin “Kunming- Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi” belgesi ve Türkiye 12. Kalkınma Planı. Bu belgeler, bu raporun yazılmasına sebep olan sermaye saldırılarına ait strateji belgeleridir. “Kunming- Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi” belgesi, Polen Ekoloji Kolektifi Çeviri Grubu tarafından Türkçeleştirilmiştir.
Raporun yazılma sürecinde kolektif çalışmanın bir parçası olan Aslı Odman, Murat Çakır ve Abdullah Aysu’ya; Polen Ekoloji Kolektifinin Gıda Egemenliği, Medya ve Çeviri, Emekoloji, İklim, Hukuk ve ÇED çalışma gruplarına öneri, katkı ve dayanışması için teşekkür ediyoruz.
Ekler:
(1) 12. Kalkınma Planı (2024-2028) https://share.google/Eq1s7hveuvH82KFUG
(2) “Kunming- Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi” https://1drv.ms/b/c/ce7b676530444ca5/IQB9amyCCxpyQ4ZDjjyAdFC6AdUrdMJcqGaOnDL9gW3eN1Q?e=0MSQ8T
AMAÇ
Kapitalizmin ve küresel emperyalizmin yaşam alanlarımızı işgal ettiği, halkların açlık ve sefalet koşullarına mahkum edildiği, işçilerin kölelik koşullarında her gün katledildiği, meslek hastalıklarıyla yavaş yavaş öldürüldüğü, MESEM’lerle çocukların yaşamlarının düşük maliyetli, gözden çıkarılabilir iş gücü olarak sayıldığı, Rojava Devrimi’nin, halkların kurtuluş mücadelelerinin ve devrimci sosyalist mücadelenin tasfiye saldırıları altında olduğu; Polen Ekoloji Kolektifimizden yoldaşlarımızın, erkek egemen sermaye düzeninin ekolojik yıkımındaki sınıfsal çelişkileri deşifre ettikleri ve ona karşı direnişi sürdürdükleri için tutsak edildikleri şu günlerde, ekoloji mücadelemizi “Türkiye’de Ekstraktivizm’le Mücadele” çalışmasıyla büyütüyoruz.
Bu raporun temel amacı, küresel kapitalizmin 2008 krizinden bu yana içinde bulunduğu krizi aşmak için yeşil dönüşüm adı altında devreye soktuğu yeni sömürgecilik dalgasını, Marksist bir perspektifle ve devrimci bir hatla deşifre etmektir. Karl Marx’ın, insan emeği ile doğa arasındaki etkileşimin kâr hırsıyla parçalanmasını ifade eden metabolik yarılma tespiti, bugün gezegenin varoluşsal bir yok oluş eşiğine gelmesiyle en somut halini alıyor. Lenin’in emperyalizm analizinde vurguladığı hammadde ve pazar paylaşımı kavgası, nükleer tehditlerin, bölgesel çatışmaların ve soykırımların gölgesinde, Üçüncü Paylaşım Savaşı olarak adlandırabileceğimiz çok daha agresif bir aşamaya evrilmiştir.
Günümüzde Filistin’den Rojava’ya, Küba’dan Kongo’ya, Venezuela’dan İran’a, Ukrayna’ya kadar süregelen işgal ve savaşlar, sadece toprak parçalarını değil, o toprakların barındırdığı stratejik mineralleri ve enerji hatlarını ele geçirme, halkları mülksüzleştirerek sermayenin fedakârlık alanlarına hapsetme amacını taşımaktadır. Bu yeni emperyalist evrede sermaye birikim rejimi, fosil yakıt bağımlılığını malzeme yoğunluklu bir sömürüyle değiştirirken, ABD’nin Yeşil Dönüşüm ve Avrupa Birliği’nin “İkiz Dönüşüm” stratejisi gibi politikalar, çevre ülkelerin doğal varlıklarını temiz teknoloji girdisi olarak gören bir yeşil emperyalizm rejimini inşa etmektedir.
Türkiye, bu küresel paylaşım kavgasında mali ve ekonomik olarak sömürgeleşmiş yapısı ve aşındırılmış demokratik kurumlarıyla, sermaye için bir hammadde deposu ve ucuz iş gücü cenneti olan küçük bir Çin hâline getirilmeye çalışılmaktadır. Hatta artan rezerv alanları, hukuksuz ve sınırsız el koymalar, doğanın sınırsız yok edilişi ve ucuz, güvencesiz çalışma koşullarıyla küresel emperyalizmin yeni bir Afrikası’na dönüşmektedir.
Temmuz 2025’te çıkarılan ve kirlilik haklarını metalaştıran “İklim Kanunu” ile devletin bu sermaye birikim modeline sunduğu bekçiliğin bir sonucu olan “Süper İzin Yasası”, bu yağma rejiminin yasal kılıfını oluşturarak kapitalist birikimi ekolojik yıkım üzerinden yeniden üretmeyi hedeflemektedir. Ekstraktivizm bu bağlamda doğayı ve halkların yaşamını daha vahşice kazmak için birer ihale alanlarına dönüştüren, demokrasiyi aşındıran ve yaşam alanlarını mülksüzleştiren, bir el koyma tarzı olarak karşımıza çıkar ve ekolojik yıkımın sınıfsal çelişkisini derinleştirir.
Maden ve Petrol Genel Müdürlüğü (MAPEG) ihaleleriyle 2023 başından 2025 sonuna kadar “satışa” açılan alan, Balıkesir’in yüzölçümünden daha büyük: 1 milyon 498 bin 23 hektar. Satılan toplam alan ise Tekirdağ’ın yüz ölçümünün üstünde: 634 bin 796 hektar. Şubat 2026’da açılan 317 nolu ihalenin büyüklüğü, son üç yılın ihalelerinin üçte birine denk düşmekte. Bu rakamlar aslında şirketlere teslim edilen alanların çok az bir bölümünü oluşturmaktadır. Buzdağının görünmeyen kısmında ise şirketlerin tekli başvuruları ve Taşınmaz Komisyonu kararlarıyla, ihalesiz olarak yaşam alanlarımız, ekosistemler, tarım alanları, su varlıkları ve belleğimiz yok edilmekte. Tüm bunlar, bu talan rejiminin ulaştığı devasa boyutu gözler önüne sermektedir. Bunun yanında şirketlere satılan yaşam alanlarımızın %60’ından fazlası, “ÇED gerekli değildir” kararıyla, halka, işçilere ve doğaya vereceği yıkım göz ardı edilerek teslim edilmiştir.
Bu talan rejiminin en agresif biçimleri olan hidrolik kırma (fracking) ve nadir toprak elementleri (NTE) madenciliği, coğrafyamızı geri dönüşü olmayan bir ekolojik sakatlanmaya sürüklemektedir. Özellikle Diyarbakır’da ve Trakya’da yaygınlaşan hidrolik kırma yöntemleri, aşırı su tüketimi ile beraber yeraltı ve yerüstü sularını yüzlerce toksik kimyasal ile zehirlerken, bölge halkını mülksüzleştirerek bir nevi insansızlaştırma politikasına hizmet etmektedir. Benzer şekilde, Eskişehir-Beylikova gibi bölgelerde sözde yeşil enerji (elektrikli araçlar, rüzgâr enerji santralleri) ve yüksek teknolojili silah sanayii (F-35’ler, dronlar) için kritik olan nadir toprak elementleri, çıkarıldıkları yerlerde radyoaktif atıklar ve aşırı su tüketimiyle yaşamı imkânsız hâle getirecektir. Bu süreç, kırsalda toprağı çalınan köylüyü mülksüzleştirirken, kentlerde bu madenlerin işlendiği fabrikalarda işçi sınıfını, özellikle kadınları ve çocukları yavaş ölümlere, meslek hastalıklarına ve güvencesizliğe mahkûm ederek sermayenin sınıfsal tahakkümünü pekiştirmektedir.
Çalışmamızdaki ruhsat haritaları yereldeki direnişler için nerede, kimler tarafından ve hangi boyutlarıyla yıkım yaratılacağını gösteren bir rehber ve ifşadır. Şüphesiz asıl önemli olan bu bilginin eyleme ve ekoloji mücadelesine nasıl dönüşeceği ve mücadeleyi nasıl daha iyi besleyeceğidir. Çalışmadan gördüğümüz, maden projelerine karşı bütünlüklü, birleşik ve kapitalist sömürgeci sisteme karşı stratejik bir program ışığında örülecek bir mücadelenin gerekliliğidir. Yaşam Altından Değerlidir kampanyamızdan da tecrübe ettiğimiz üzere ekoloji platformları, çevre dernekleri ve yerel direnişler arasındaki dayanışma, deneyim aktarımının, bölgesel ve bütünlüklü mücadeleye dönüşümü kritiktir. Maden ruhsatı haritalarımız ayrıca yıkımın sınıfsal boyutunu incelerken, emek mücadelesini de içine katarak derinleşmelidir.
Çalışmamız, Türkiye çevre hareketinin bugüne kadar sergilediği proje odaklı ve siyasetler üstü kalmaya çalışan parçalı yapısının, sermayenin bu topyekûn saldırısı karşısında yetersiz kaldığını vurgulamaktadır. Ekoloji mücadelesi; Kürdistan’daki ekolojik yıkımın asimilasyon ve savaş aracı olarak kullanılmasıyla yüzleşmek, sınıfsal sömürü ile doğanın talanı arasındaki kopmaz bağı kurmak zorundadır. Nihai kurtuluş, doğayı bir sermaye değil, tüm canlıların müşterek varlığı olarak savunan; üretimin kâr için değil toplumsal ihtiyaçlara göre planlandığı ekososyalist bir alternatifin inşasındadır. Polen Ekoloji Kolektifi olarak hazırladığımız bu rapor, yerel direnişleri proaktif bir örgütlenme hattında birleştirmeyi, maden ihaleleri ve ruhsat haritalarıyla yaklaşan yıkımı önceden haber vererek işçi sınıfı ve köylülüğün birleşik, devrimci direnişine zemin sunmayı hedeflemektedir.
KAPSAM
Doğanın yozlaşmasının sonu insanoğlunun yozlaşmasıdır. Yozlaşmış, zıvanadan çıkmış, çürümüş insanlığın ne yapıp ne yapmayacağını şimdiden kestirebilir miyiz? Çılgınlığının üstünden gelip, doğayı yeniden yaratıp, insanlık kendi yaratıcılığına yeniden dönebilir mi? Sonumuza şimdiden ağlamaya mı başlayalım? Yoksa başımızı iki elimizin arasına alıp doğayı kurtarmak için elbirliği ederek bu çılgınlığa dur mu diyelim?
Yaşar Kemal
MAPEG ihalelerini ve ÇED sürecindeki maden projelerini haritalandırarak, verileri görselleştirdiğimiz çalışmada, elde ettiğimiz verilerin bütünlüklü analizini yapmak bu raporun kapsamını oluşturmaktadır.
Ekstraktivizme, MAPEG verileri, Taşınmaz Komisyonu Kararları, maden ruhsat sahaları ve maden projeleri üzerinden bak(tır)mamızın birkaç temel sebebi var. Bu sebepler ektraktivizme bakış açımızla ve Türkiye’de bu saldırıyı nasıl yorumladığımızla doğrudan ilgilidir. Hazırladığımız haritalar ve görsel-yazılı tüm veriler; yaşama ve yaşam alanlarına yönelik tehdidin fiili saldırıya dönüşmesinin belgeleridir.
Su varlıkları, tarım alanları, inanç merkezleri, toplumsal hafıza mekanları ve daha birçok yaşam unsurunun yaşadığı saldırı ve tehdidi görselleştirerek kaybedeceklerimizin ve korumamız, kazanmamız gerekenin ne olduğunu somut olarak anlatmak istiyoruz; mülksüzleştirme- köylüsüzleştirme- insansızlaştırmanın yaratacağı göçlerden, gasp yoluyla sermayenin el değiştirdiği büyük talan uygulamalarına, tetiklenen fay hatları ve deprem/afet risklerine, yok edilen tarım ve gıda hakkından, güvencesiz çalışma koşullarına kadar…
Çünkü ektraktivizm, bir üretim yöntemi değil, gasp etme ve el koyma yoluyla hayata geçirilen bir sömürü/işgal yöntemidir. Ekstraktivizme içkin bazı kavramlar da bu nedenle rapor kapsamında ayrıntılı olarak işlenmiştir.
Politik ekolojinin de kullandığı “sacrificed” kavramının karşılığı olarak kullandığımız ve çalışmamızda da özel bir yere sahip olan “gözden çıkarılan bölgelerin” varlığını görünür kılmak istiyoruz. Türkiye’nin bütün illerini analiz ettiğimiz verilere göre; satılan ihale sayısı, ihalesiz ruhsat sayısı, ÇED projelerinin sayısı, mega-maden sahaları gibi ölçülerle inceleyerek gözden çıkarılan ilçeleri listeledik. Bu kavram, ifade ediliş biçiminden de anlaşılacağı gibi, sermaye ve şirketlerin çıkarları uğruna feda edilen alanları ve tüm ortak/müşterekleri ifade ediyor. Madencilik üzerinden gerçekleştirilen talanı ifade etmek için kullanılan sömürge madenciliği, vahşi madencilik, maden talanı gibi adlandırmaların yetersiz kalacağı bu alanlarda ekstraktivizmi hak ettiği adlandırma ve içerikle anlatmak ve ona karşı mücadeleyi örgütlemek istiyoruz.
Rapor kapsamında ayrıntılı olarak görülebilecek gözden çıkarılan bölgeler; 81 ilin 60’ını, Türkiye’deki toplam 922 ilçenin 266’sını kaplamış durumda. Sayılar bile çok korkunç iken işin ayrıntılarında yaşamın tamamına yönelik bir yıkım, yok etme saldırısının olduğunu da alanda kullanılan yöntem olan ekstraktivizmin özelliklerine bakarak anlıyoruz. Bu iller arasında Sivas 50 adet satışı yapılmış ihale sahası, 276 adet ihalesiz ruhsat sahası ile gözden çıkarılmış demenin yetmeyeceği, ihanet edilmiş bir şehir olarak öne çıkıyor. İncelenen dönemde en büyük maden ihale sahası da 108 bin ha. ile Sivas’ta bulunuyor.
Gözden çıkarılan il belirlemesini yaparken temel kriterlerimiz arasında mega-maden kavramı yer alıyor. 1000 ha’dan büyük alanlar için kullandığımız bu kavramla, gözden çıkarılan iller ve diğer alanlardaki mega-maden projelerini gösterip; bu projelerdeki kayıtsız, gayrı meşru fiili durumu ortaya koymak istiyoruz. MAPEG üzerinden yürüyen ruhsat işlemlerinin her aşamasında dikkatle takip edilmesi ve incelenmesi çok önemli. Neden? Çünkü ruhsatlar arama veya işletme ruhsatı olarak veriliyor, genelleme yapıldığı için içeriğindeki detaylar bilinmiyor. Fakat, bütçe görüşmeleri sırasında DEM parti Bitlis M.vekili Hüseyin Olan’ın komisyonda dile getirdikleri bize bazı fikirler veriyor.
“… ekonomik gelişmişlik düzeyi en düşük son 4 ilden biridir Bitlis. Türkiye’de pomza rezervinin en fazla bulunduğu il olan Bitlis’te, Ahlat ve Tatvan ilçelerinin sınırları içindedir. Dünya pomza rezervinin %8 ini, Türkiye rezervinin %50 sini elinde bulunduran Bitlis’tir… Durum buyken Ahlat ve Adilcevaz’da pomza madeni ocağı açılması planlanıyor. Yine Güroymak ilçesinde barit ve kuvarsit ocakları açılacağından bahsediliyor. MAPEG 2024 yılında açtığı 9 şirkete 11 maden ruhsatı verildi. Bu ruhsatların 8’i mega maden sahası niteliğinde toplam 15.720 ha. lık bu alanlarda 3 şirketin adı öne çıkıyor. Bunlardan birisi Bitlis- Batman sınırında 4 maden ruhsatıyla, bakır çıkartıyoruz adı altında altın damarı arayışı sürdürüyor…”
Fahiş başvuru ücretleriyle -ki bunun itirazın önünü kesmek için yoksul emekçilere yapılan bir saldırı olduğu açıktır-, iktidar tarafından belirlenen bilirkişilerce yapılan incelemeler sonucunda verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi raporları (ÇED) özellikle il bazlı haritalarda görünür kılmak istediğimiz bir başka talan yöntemidir. Temmuz 2025’teki torba yasa sonrasında, yasayı yapan iktidar tarafından ÇED’lere yönelik algı da değiştirildi. Ekolojik mücadelenin indirgendiği bir saha olan ve bizim de tek yönlü, düzeniçi olmasıyla eleştirdiğimiz hukuki mücadelede birincil itiraz noktası haline gelen/getirilen ÇED’lerin işlevsiz olduğu ısrarla vurgulandı. Fakat bu raporda da oldukça ayrıntılı biçimde görüleceği gibi ÇED’lerle uygulamaya konulan maden projeleri, bir çoğuna “ÇED gerekli değildir” kararı verilerek devam ettirilmektedir. Ruhsat verilmiş bir alanda ÇED sürecinin varlığı, orada ekstraktivist saldırının fiilen başladığının kanıtıdır. ÇED olumlu kararı alınan bir sahadaki talan; sonrasında kapasite artırma ve saha genişletme talepleriyle, rödovans hakkı devriyle hem yasal kılıfına uyduruluyor, hem de katmerleniyor.
Türkiye’de bir raporda ilk kez yer verilen Taşınmaz Komisyonu Kararları ile şirketlere devredilen ruhsatlar da yine bu rapor kapsamında görecekleriniz arasındadır. Şirketlerin talebi ile ve tek taraflı kararlarla gerçekleşen bu satışlar maden talanının MAPEG ihaleleri dışında başka bir ayağının daha olduğunu göstermektedir. Taşınmaz Komisyonunun işleyişi, işlevi ve kararların eleştirel okumasını “Ekstraktivizmin İşleyişinin Hukuksal Eleştirisi” başlığında yapabilirsiniz.
Şırnak, Gabar’da “özel güvenlik” kılıflı talan devam ederken, Gabar’dan büyük rezerv diye reklam edilen Diyarbakır’daki saldırı, dönüşsüz sonuçlar yaratan fracking (hidrolik kırma) yöntemiyle yapılacak. Bu yöntem petrol ve kayagazı ocaklarında kullanılıyor. Şırnak ve Siirt bir yandan yok edilirken, gözden çıkarılan illerin başında gelen Diyarbakır’da da su varlığını yok edecek projeler peşpeşe başlatılıyor. TPAO, Transatlantic, Çalık gibi şirketler bu saldırıda başı çekiyor. Herhangi bir ÇED kararına takılmalarının önüne de bizzat devlet eliyle geçiliyor. Bölgede su etrafında gelişen tarım, biyoçeşitlilik yok edilirken, olası depremlere de davetiye çıkarılıyor.
Başka bir blok alanda Giresun, Gümüşhane ve Bayburt illerini görüyoruz. Siyanürlü madencilik, bölgede zaten dağınık olan yaşamı bitirme noktasına getirecek kadar büyük bir alanı kapsıyor. Doğaya ve çevreye yönelik bu saldırı sonucunda iklim krizine karşı Türkiye’nin adeta sigortası sayılabilecek nadir orman alanları, meralar, yaylalar, su varlıklarıyla birlikte yok edilecek.
Raporun kapsadığı veriler sayesinde elde edilecek bir başka politik kazanım ekstraktivizmin sermaye, şirket ve iktidarlarla ilişkilerinin görünür hale getirilmesidir. Uluslararası emperyalist sermayenin enerji ve maden savaş-silah-savunma merkezli endüstriyel anlayışının madene ve enerjiye ihtiyacı var. Bugün Filistin’i yıkan, Rojava’da su kuyularına atılan, Sudan’da soykırımı boyutlandıran bombalar bu sömürge endüstrisinin (mineral akışı, sermayenin yönü, militarizm vb ile birlikte) çıktılarıdır.
Kapsamın hayattaki karşılığının yaşamın ta kendisi olduğunu başta belirtmiştik. Tarif ettiğimiz tüm sermaye ilişkileri açısından çarpıcı ve toparlayıcı bir örnekle raporun ayrıntılarına geçmek istiyoruz: AKP iktidarı “Aile 10 Yılı” projesini yakın zaman önce ilan etti ve uygulamaya koydu. Kadın haklarının gaspı, anti-demokratiklik ve faşizmi yeniden üretmesi başta olmak üzere birçok yanıyla toplumsal eleştiriye ve tepkiye yol açan bu projenin finansörleri arasında MAPEG ve ruhsat sattığı maden şirketleri başı çekmektedir.
Sonuç olarak Türkiye’de ekstraktivizmle mücadele raporu: sermayenin çıkarları için yaşam alanlarının yok edilmesine ve gasp edilmesine, siyanürlü altın madenciliğine, hidrolik kırma ile taşın toprağın yıkımına, mega madenler ve her türden maden projesiyle ortaya çıkan talana, olası depremlere, militarizme, zorla göç ettirmeye ve kırsalın tasfiyesine karşı; kadınlar, işçiler, tarım üreticileri, geleceğin sahibi çocuklar ve tüm türlerin özgürlüğü için mücadele çağrısıdır.
İl bazında raporlara aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz.
Tüm illerin toplu halde olduğu belgeyi buradan indirebilirsiniz.
Adana-Aydın
Balıkesir-Çanakkale
Çankırı-Eskişehir
Gaziantep-Karabük
Karaman-Malatya
Manisa-Samsun
Siirt-Zonguldak


